Yazar Biyografisi
MAESTRO OLMAK
Bundan yıllar önce, ilk defa kadınlar ile ilgili çalışmalar
yapmaya başladığımda KA-Der diye bir dernek ile karşılaştım.
Kadın Adayları Destekleme Derneği, tam benim hayallerimi
gerçekleştirmeye yönelik bir dernekti. Müthiş bir heyecan duydum
ve burada aktif bir şekilde çalışmaya başladım. Bir gün ilginç
bir fırsat oldu ve bu derneğin başkanı oluverdim. Dernekçilik
nedir bilmezdim, hayatımda hiçbir yerde başkanlık yapmamıştım
ama büyük hayallerim vardı. Parlamentoda, sivil toplum
örgütlerinde, işletmelerde kadınların daha fazla çoğunlukta
olabilecekleri ve üst düzey görevlere gelecekleri alanlarda
faaliyetlerimi yoğunlaştırmam için güzel bir fırsat
yakalamıştım.
İnsanların hayalleri ile bir dernek başkanı olmanın pek de
aynı şey olmadığını çok yakın bir zamanda öğrenivermiştim.
Yönetim Kurulu olarak seçtiğim kişilerin, beni tam bir yıl sonra
istifaya sürükleyeceklerini hiç tahmin etmezdim. Fakat oldu işte
ve sonra kendime bir söz verdim. Bir daha asla başkanlık görevi
yapmayacaktım. Hayallerimi farklı ortamlarda sürdürecektim. Bu
kararımı çok uzun zaman yerine getirdim. Üniversitede bir gün 10
tane genç gelip, “Hocam, biz Genç Liderler Kulübü kuracağız,
yanımızda olur musunuz?” diye bir teklif getirinceye kadar.
Kolları sıvadım ve onlarla müthiş etkinlikler yaptım. 
Bu süre içerisinde kendimi değerlendirme fırsatı da bulmuş
oldum. Yıllar önce bir dernekte başarısız olduğum halde, şimdi
ne olmuştu da bu konuda başarılı olabilmiştim? Bu benim kendimle
ilgili ilk keşfim oldu. Sonuç olarak şunu tespit ettim: “Eğer
ki, doğru bir ekiple yola çıkarsanız, kesinlikle başarılı
olabiliyorsunuz.” Bu benim o günden itibaren manifestom bu oldu.
Yapacaksan doğru zamanda, doğru kişiler ile yapacağın mücadele,
muhakkak başarılı oluyor ve sizi kendi hedefleriniz doğrultusunda
şekillendiriyordu. 
Dediğim sözleri tutmadım ve bir gün çok sevdiğim üyesi
olduğum Konak Rotary Kulübü’nün başkanı oluverdim. Yaşanan
bütün yıllar içerisinde o kadar bilgi, deneyim sahibi olmuştum
ki, yapılacak, üretilecek, deneyimlenecek o kadar proje ortaya
koymuştum ki kafamda, bunları gerçekleştirmek için bu bir yıllık
dönem benim için olağanüstü bir fırsat yaratmıştı.
Her şeyden önce bir eğitmendim ve eğitimin çok önemli
olduğuna inanıyordum. Bu nedenle yaptığım bütün projeler bu
konular ile ilgiliydi. Ne sponsor bulmakta zorluk çekmiştim ne de
birilerini yapmayı düşündüğümüz projeler konusunda ikna etmek
zorunda kalmamıştım. Tam bir yıl sonra görevimi bir dönem
sonrası başkana devrederken, bir huzur içindeydim çünkü bütün
hayallerimi ve inandığım gerçeklere ulaşıvermiştim. Bu durum
benim hayatımdaki kendimi ikinci keşfediş noktam oldu. Kim
olduğumu ve ne olduğumu bir kez daha görebilme ve bundan sonra da
neler yapabileceğimi öngörme becerisine kavuşabilmiştim. Ben bir
“Başkan” değildim, ben bir “MAESTRO” yani “Orkestra
Şefi”ydim. Yani, ekipleri toplayan ve hayalleri gerçekleştirmeye
yönelik çalışmaktan hoşlanan biri…
Bir gün çok sevdiğim bir akademisyen arkadaşım bana Ufuk
Tarhan’ın “T-İnsan” isimli bir kitabını tavsiye etti. Bunu
benim okumam gerektiğini ve tam benlik bir kitap olduğunu söyledi.
Hemen alıp okumaya başladım. Her şeyden önce bir Fütürist
olduğumu yani anı yaşamadığımı, onlarca yıl sonrasını
kafamda kurguladığımı fark ettim. Gerçekten hayallerim çok
güçlüydü ve her gün yeni fikirlerimi geleceğe taşımak için
uğraşıyordum. Bu farklı bir bakış açısıydı. Bu duyguyu
sevdim ve benim gibi düşünen kişileri etrafımda toplamaya
başladım öncelikle. T-Group diye bir grubun oluşumunda etkin
oldum. Bu grubun üyeleri İzmir’de mesleklerinde çok başarılı
olmuş iş insanlarıydı. Onlara öncelikle şunu söyledim. “Öyle
bir grup olalım ki, ülkemizde inovasyon ve girişimcilik konusunda
eksik kalan pek çok konuya değinelim ve bu düşünceye sahip
gençler yetiştirelim.” Bu düşüncelerim, grup dostlarıma da
çok mantıklı geldi. Gerçekten ilkokullarda, liselerde ve
üniversitelerde bu konuda başarılı, girişimci ve inovatif
gençler vardı. Bizler onları doğru yönlendirebilirsek belki çok
küçük bir alan olacaktı ama bir yayılımın başlamasına
öncülük edebilecektik. Bir yıl sonunda T-Group Dostlarımla bu
yolda güzel bir ivme yakaladık. Bu yolda adımlarımızı her gün
hızla ve doğru bir şekilde atabiliyoruz.
Fakat yetmedi, “T” denilen yani “Teknoloji” denilen başlık
beni, her geçen gün daha fazla heyecanlandırmaya ve her alanda
bunu göstermemiz gerektirdiğini inandırdı. “Sanayi 4.0”,
“Tarım 4.0” konuları ile daha yakından ilgilenmeye başladım.
Böyle olunca da yeni grupların kuruluşu kaçınılmaz oldu. 
Gençleri seviyordum, ama bir yandan da konusunda uzman kişilerin
çeşitli oluşumların gerçekleşmesi için doğru kişiler
olacağını hissediyordum. “T-Trade” bu nedenle ikinci teknoloji
grubu oldu. Yine aynı mantıkla, aynı düşünceyi paylaştığım
yeni bir kuşak ile buluşuverdim. Onlar İzmir’de ticarete yeni
bir model oluşturabilecek kişilerdi. Hepsi ya işletmelerini
kendileri kurmuşlar ya da aile işletmelerinin ikinci veya üçüncü
kuşaklarıydı. İnançlı, üretken, fikir insanı, sonuç odaklı,
yaratıcı gençlerdi. 
Bir grubun oluşması kolay bir iş değildir. Hele ki, bu
kuruluşun amaçları arasında sadece “ülke menfaatleri” var
ise… Bu yolculuk zor ama bir o kadar da zevkliydi. Hem kendimizi
aşmayı hem de kazanmayı düşünüyorduk. Adım adım olsa bile,
uğraştığın iş eğer “ulvi” yani “kalıcı” olacak ise,
bu daha anlamlı olabiliyordu. Çünkü, her yeni görüşme, her
ayrılan zaman kişinin kendinden çaldığı bir zaman dilimiydi. Ve
zaman herkes için çok önemliydi. Değecek bir şeyler olması
gerekiyordu. T-Trade, Endüstri 4.0 için oluşmuş, çaba gösteren
bir grup oluverdi. 
Tarım 4.0 ise bambaşka bir rüyanın
eseriydi. Bitkisel ve hayvansal tarım, ülkenin kaçınılmaz bir
dönüşümüydü bana göre. Tarım kalmamıştı ülkede, kimse
tarımsal faaliyetlere yanaşmıyordu. Babalar çocuklarına
ellerindeki tarlayı sürmesini değil, kendini kurtarmasını, şehre
göç etmesini tavsiye ediyordu. Ama tarım olmazsa, bir ülkenin
kalkınması nasıl mümkün olabilecekti? Sanayiye üretilecek
mallar, yurt dışından mı gelecekti? Denizimiz, toprağımız,
iklimimiz tarıma o kadar elverişliyken, biz neden bekliyorduk? Ya
da neden umutlanıyorduk? Böyle olunca “T-Tarım Grubu”nun
oluşumu yine kaçınılmaz hâle gelmişti benim açımdan…
Yaşar Üniversitesi’nde vermiş olduğum eğitimler nedeniyle,
üst yönetim ile aramız çok iyi olmuştu. Onların yakın bir
zamanda Türkiye’de ilk defa Tarım Teknolojileri Fakültesi
açacaklarını biliyordum. Bu üniversitenin bu kadar duyarlı
olması beni çok mutlu ediyordu. Bu konunun bir “vatan borcu”
olduğuna inanarak, kolları sıvadım. Bir yandan İzmir’de yine
tarım alanında çok başarılı olan iş insanlarını toplarken,
diğer yandan “Bilim İnsanlarını”, “Kooperatifleri”,
“Tarım İl Müdürlüğü” ekiplerini toplayıverdim. 
Bir DEVRİM, kolay olmuyor. Yıkılacak onlarca TABU varken, onlarca ENGEL var iken… Ama bir yandan da ülke için adanmış KALPLER var. İşte bütün bunlar birleşince gruplar oluşuveriyor. Tek bir yürek bir anda ülke için çarpmaya başlıyor. Kaybedilen değerlerin yeniden canlanması için, unutulan duyguların yeniden yaşatılması için...
Japonların “KAİZEN” dedikleri bir yönetim felsefesi vardır.
“Adım adım” der. Küçük adımlarla yeniden der. Benim hayat
uğraşım da galiba bu küçük adımlara Maestro olmak. Bu
adımların doğuracağı “Kelebek Etkisi”ni görebilmek…
Varlık nedenin bu olunca, bu uğraşlar seni yürükten coşturuyor.
İnsanlar sana “olmaz, başaramazsın” derken, sen yine “ya
olursa” diyorsun. Lider olmak değil sevdam, öncü olup, yeni
“LİDERLERİN” oluşmasına imkân vermek. Zevkli bir hayat
yolculuğum var. Bence sizler de kendi hayatınızda öncü olun...

